porno izle porno izle porno izle porno izle
Bugun...



ACININ DAMLASI DÜŞTÜ DÜNYAYA


facebook-paylas
Güncelleme: 26-03-2020 00:31:16 Tarih: 26-03-2020 00:26

ACININ DAMLASI DÜŞTÜ DÜNYAYA

 

İçimde eski bakışlar. Ağıtlar. Sanrılar. Ve sıtması tuttu yine insanlığın. Bir bulanık çağ ki rahminden ölü bakışlar fırlatıyor zamana.

 

Kant’ın testere gibi kesiyor dediği türden. Rimbaod’un ifadesiyle artık hayvanların mutluluğuna imrendiğimiz bir çağ bu.

 

 “Tanrım, yaşamak için ne kötü bir zaman!” diyordu Tarkovski. Baş aşağı düştüğümüz, hayal kırıklıklarımızın canımızı acıttığı bir zamanı kastetti sanırım.

 

“Şehrin insanı, şehrin insanı kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin “ diye inleyen şair gibi “şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktık” biz de.

 

Ve sustu şehirler. Sütunların arasından çırılçıplak bir haykırma sesi. Paris’in dili öldü. Roma çaresiz. İstanbul mahzun. Kudüs suskun. Mekke’de ebabiller. Büyük, korkunç bir kent ve karakter yıkımı bu.

 

İnsanlık hangi tufana hazırlanıyor? Anasız, babasız, ocaksız çocuklar çağında...

 

Akıp giden ve tükenen bir hayatın kıyısında tutunma çabalarımız… Oysa hep biliyorduk. Bir sonraki adım, uçurumdu. Hep yaşamın kıyısındaydık. Anlayamadık.

 

Çiçek ağırlığındaki ölü kız çocuklarının bedenlerini daha fazla kaldıramadı dünya. Dua eden ermişlerimizi yitirdiğimiz bu kör zamanda. Kıyısına vurduğunda Akdeniz’in bir beddua.

 

Hangi camide yalvaracak kullar? Kıblesini şaşırdığımız bu çağda.

 

Ah siz yara almamışlar. Acı çekmemiş olanlar… Çayırda otlayan uysal koyunlar. Artık umut yolları taşlı. Yaşlı başlı ihtiyarların çığlıklarını bile duymamız yasaklandı.

 

Korkmayın acı çekmekten” diyor Rilke. Ağır şeyler sizi geri gönderir. Dünyanın ağırlığına. Çünkü ağırdır dağlar, ağırdır denizler.

 

Artık okun varacağı yer bellidir. Kim attı bu oku. Gecenin lacivert yüzüne. Ağlamayın. Çünkü insanlık kendi bitini besledi. Kötü bir rüyadan uyanan suratları küllenmiş insanların yurdunda artık heves kalmamıştır.

 

“Çocuğunu kaybetmiş bir annenin telaşı var üzerimizde” demiştim bir ara, “aceleden” ötürü. Ortalama 70 yıllık gibi kısa bir ömürde nereye yetişmek istediğini bilemeyen insanların bu aceleci tavrından ürkmüştüm.

 

Meğer asıl ürkütücü olan ellerimizin kirlenmesiymiş. Ne çok günah işlemişiz onlarla. Ne çok tetiğe basmışız. Ne çok parmak sallamışız Allah’a. Ne acayip bir ruhsal enfeksiyon hali bu.

 

Asıl enfeksiyonu ruhlarımız kapmış.

 

"Üç kuşak vardır daima” diyor Rilke. Birinci, Tanrı'yı bulur; ikinci, Tanrı'nın üstüne daracık tapınaklar kurar ve onu zincire vurur; yoksul düşen üçüncüyse, kendi zavallı kulübeciklerini kurmak için taşlar taşır Tanrı'nın evinden.

 

“Allah’ı aramayı” atlamış Rilke.  Allah’ı bulma çabalarımızı.

 

Gözle görülemeyecek kadar küçük bir virüsün, koca dünyayı bir anda sönükleştirmesi hepimizi solgun bir yalnızlığa mahkûm etmesi, ellerimizin kirini yıkamakla izah edilebilecek bir şey midir? Hangi sabun kibir kirini yıkayabilir?

 

“Ey İnsan Kaf Dağı kadar yüksekte olsan da, kefene sığacak kadar küçüksün. Unutma…” diyordu Şems. Eğer unutursan küçük bir mikrop gelir hatırlatır.

 

Federico Garcia Lorca’nın, Don Cristobita ile Dona Rosita’nın Acıklı Güldürüsü’nde şöyle bir replik geçer.

 

“…kumpanyamı kapatıp üstümüze kilidi basmışlardı. Neler çektik, bilemezsiniz. Ama bir gün ben anahtar deliğine gözümü uydurdum, ışıkta taze menekşe gibi titriyen bir yıldız gördüm. Zorladım, dayandım, sonuna kadar açtım gözümü.”

 

Hepimizi kilitlediler. Belki anahtar deliğinden görebiliriz menekşe gibi titreyen yıldızları. Görebilir miyiz? Yüzleşebilirsek kederimizle belki.

 

Dostoyevski, Kumarbaz’da “Bizim gibi basit ve ölümlü insanlar en nihayetinde kaybediyordu” diyor.

 

Eğer eserse yüreğimizi allak bullak edecek olan bir esinti. Akdeniz sahillerine kadar götürürse bizi. Halep’te beton yığınlarının tozunu süpürürse şayet. Basit ve sıradan insanları uyandırırsa bu esinti.

 

Belki de modern çağın tüketim bataklığında eskiden kalma bir söylence olarak kalmayacak insanlık. Basit ve sıradan insanların harcandığı, kaybetmeye mahkûm edildiği bu çağı belki de acının gözyaşı diriltecek.

 

Yüreğinde kar çiçeklerinin açtığı… Ve belki de iç çekişlerimizden tanıyacak bizi Allah. Belki günahlarımızdan. Ey yüce bağışlayıcı, bizi bağışla.

 

 

UFUK COŞKUN

26.03.2020

İçimde eski bakışlar. Ağıtlar. Sanrılar. Ve sıtması tuttu yine insanlığın. Bir bulanık çağ ki rahminden ölü bakışlar fırlatıyor zamana.

Kant’ın testere gibi kesiyor dediği türden. Rimbaod’un ifadesiyle artık hayvanların mutluluğuna imrendiğimiz bir çağ bu.

 “Tanrım, yaşamak için ne kötü bir zaman!” diyordu Tarkovski. Baş aşağı düştüğümüz, hayal kırıklıklarımızın canımızı acıttığı bir zamanı kastetti sanırım.

“Şehrin insanı, şehrin insanı kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin “ diye inleyen şair gibi “şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktık” biz de.

Ve sustu şehirler. Sütunların arasından çırılçıplak bir haykırma sesi. Paris’in dili öldü. Roma çaresiz. İstanbul mahzun. Kudüs suskun. Mekke’de ebabiller. Büyük, korkunç bir kent ve karakter yıkımı bu.

İnsanlık hangi tufana hazırlanıyor? Anasız, babasız, ocaksız çocuklar çağında...

Akıp giden ve tükenen bir hayatın kıyısında tutunma çabalarımız… Oysa hep biliyorduk. Bir sonraki adım, uçurumdu. Hep yaşamın kıyısındaydık. Anlayamadık.

Çiçek ağırlığındaki ölü kız çocuklarının bedenlerini daha fazla kaldıramadı dünya. Dua eden ermişlerimizi yitirdiğimiz bu kör zamanda. Kıyısına vurduğunda Akdeniz’in bir beddua.

Hangi camide yalvaracak kullar? Kıblesini şaşırdığımız bu çağda.

Ah siz yara almamışlar. Acı çekmemiş olanlar… Çayırda otlayan uysal koyunlar. Artık umut yolları taşlı. Yaşlı başlı ihtiyarların çığlıklarını bile duymamız yasaklandı.

Korkmayın acı çekmekten” diyor Rilke. Ağır şeyler sizi geri gönderir. Dünyanın ağırlığına. Çünkü ağırdır dağlar, ağırdır denizler.

Artık okun varacağı yer bellidir. Kim attı bu oku. Gecenin lacivert yüzüne. Ağlamayın. Çünkü insanlık kendi bitini besledi. Kötü bir rüyadan uyanan suratları küllenmiş insanların yurdunda artık heves kalmamıştır.

“Çocuğunu kaybetmiş bir annenin telaşı var üzerimizde” demiştim bir ara, “aceleden” ötürü. Ortalama 70 yıllık gibi kısa bir ömürde nereye yetişmek istediğini bilemeyen insanların bu aceleci tavrından ürkmüştüm.

Meğer asıl ürkütücü olan ellerimizin kirlenmesiymiş. Ne çok günah işlemişiz onlarla. Ne çok tetiğe basmışız. Ne çok parmak sallamışız Allah’a. Ne acayip bir ruhsal enfeksiyon hali bu.

Asıl enfeksiyonu ruhlarımız kapmış.

"Üç kuşak vardır daima” diyor Rilke. Birinci, Tanrı'yı bulur; ikinci, Tanrı'nın üstüne daracık tapınaklar kurar ve onu zincire vurur; yoksul düşen üçüncüyse, kendi zavallı kulübeciklerini kurmak için taşlar taşır Tanrı'nın evinden.

“Allah’ı aramayı” atlamış Rilke.  Allah’ı bulma çabalarımızı.

Gözle görülemeyecek kadar küçük bir virüsün, koca dünyayı bir anda sönükleştirmesi hepimizi solgun bir yalnızlığa mahkûm etmesi, ellerimizin kirini yıkamakla izah edilebilecek bir şey midir? Hangi sabun kibir kirini yıkayabilir?

“Ey İnsan Kaf Dağı kadar yüksekte olsan da, kefene sığacak kadar küçüksün. Unutma…” diyordu Şems. Eğer unutursan küçük bir mikrop gelir hatırlatır.

Federico Garcia Lorca’nın, Don Cristobita ile Dona Rosita’nın Acıklı Güldürüsü’nde şöyle bir replik geçer.

“…kumpanyamı kapatıp üstümüze kilidi basmışlardı. Neler çektik, bilemezsiniz. Ama bir gün ben anahtar deliğine gözümü uydurdum, ışıkta taze menekşe gibi titriyen bir yıldız gördüm. Zorladım, dayandım, sonuna kadar açtım gözümü.”

Hepimizi kilitlediler. Belki anahtar deliğinden görebiliriz menekşe gibi titreyen yıldızları. Görebilir miyiz? Yüzleşebilirsek kederimizle belki.

Dostoyevski, Kumarbaz’da “Bizim gibi basit ve ölümlü insanlar en nihayetinde kaybediyordu” diyor.

Eğer eserse yüreğimizi allak bullak edecek olan bir esinti. Akdeniz sahillerine kadar götürürse bizi. Halep’te beton yığınlarının tozunu süpürürse şayet. Basit ve sıradan insanları uyandırırsa bu esinti.

Belki de modern çağın tüketim bataklığında eskiden kalma bir söylence olarak kalmayacak insanlık. Basit ve sıradan insanların harcandığı, kaybetmeye mahkûm edildiği bu çağı belki de acının gözyaşı diriltecek.

Yüreğinde kar çiçeklerinin açtığı… Ve belki de iç çekişlerimizden tanıyacak bizi Allah. Belki günahlarımızdan. Ey yüce bağışlayıcı, bizi bağışla.







Etiketler :

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GÜNDEM Haberleri

YUKARI YUKARI