porno izle porno izle porno izle porno izle
bursa escort bayan çarşamba escort bursa escort bayan gemlik escort bursa escort bayan bursa escort bayan bursa escort bayan bursa escort bayan bursa escort bayan alanya escort bayan antalya eskort eskişehir escort mersin escort alanya escort bodrum escort bayan alanya transfer porno izle porno izle sikiş izle sikis izle sikiş izle porn izle hd porno izle
bursa escort bursa escort escort bayan escort bayan escort bayan escort bayana escort bayan bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort görükle escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort bursa escort
Bugun...


Ahmet PEKİYİ

facebook-paylas
YAŞADIKLARIMI YAŞASAYDINIZ MUTLAKA "EVET" DERDİNİZ..
Tarih: 07-03-2017 06:54:00 Güncelleme: 07-03-2017 07:51:00


1980 darbesinin ertesinde dünyaya gelmiştim. Darbenin Türkiye’nin tepesine indirdiği balyozun farkında olmadım. Darbe, asker, silah, demokrasi, özgürlük, insan, kamusal alan, laiklik, rejim, insan hakları nedir/ne değildir; Türkiye bu nosyonların neresindedir öğrenmek için zamana ihtiyacım vardı. Yetiştiğim sosyo-kültürel çevrem nedeniyle darbenin insanımız üzerinde ne tür travmalar meydana getirdiğini de pek duymamış ve dinlememiştim çocukluk yıllarımda. Gel zaman git zaman bir köy okulunda ilkokulu bitirdikten sonra ortaokula yazılma dönemim gelip çatmıştı. Türkiye’de bazı insanlara ve vatandaşlara ikinci sınıf insan muamelesi yapıldığını o günlerde hissetmiştim. Ailem İmam Hatip Ortaokuluna yazılmamı istiyordu ama kaygılıydılar. “Kaydetsek mi etmesek mi, İmam Hatip Ortaokuluna kaydım doğru olur mu olmaz mı?” bunları konuşuyor, kanaat önderlerinin görüşlerini alıyorlardı. Ben henüz olan biteni, ailemin kaygılarının sebebini kavrayamıyordum. Ailem muhtemelen 1980’den sonra Türkiye’de yaşanan içtimai sorunların tesiriyle böyle bir çekimserlik gösteriyorlardı. Çocuk aklımla dini değerlerimi öğrenebileceğim, yaşayabileceğim, Kuran okuyabileceğim bir okula yazılmamın sakıncası olmayacağını düşünüyordum sadece. Mütedeyyin bir ailem vardı. Aile hayatımda ve köy mekteplerinde dini bir terbiye almıştım. İmam Hatip Okullarına karşı doğal bir sıcaklık duyuyordum içimde. Severek ve isteyerek yazıldım İmam Hatip Ortaokuluna. Ortaokul yıllarında bir miktar ufkum açılınca İmam Hatiplerde okuyor olmanın ne büyük çile ve dert olduğunu hissetmeye başladım. Üst sınıflarda okuyan büyüklerim kusurlu vatandaş olarak algılanıyor olduğumuzun, birilerinin bize öcü gözüyle baktığının muhabbetlerini yapıyorlardı. Kimdi bunlar, hangi millettendiler, ne istiyorlardı bizden kavrayamıyordum hâlâ… Tarif edebilmek için kelimelerin kifayetsiz olduğu psikolojik bir kasvet vardı üzerimde o senelerde.  Bir ülkedeki vatandaşların bir kısmı diğer bir kısmını neden ötekileştiriyordu, bunu anlayabilmek için görmem gerekenler varmış meğer. Ortaokula devam ettiğim süre içinde 28 Şubat post modern darbesi yaşanmıştı. O günlerde Türkiye ve dünya siyasetini anlayıp yordayabilecek kapasitem yoktu ama buhranlı bir atmosferde nefes alıp verdiğimin farkındaydım.

          

     

28 Şubat Post-modern darbesinin ağrısını ortaokuldan liseye geçerken yaşadım. Lise son sınıfta okuyan büyüklerimiz okul değiştirmekten falan bahsediyorlardı. 28 Şubat kararları nedeniyle kat sayı uygulaması diye bir saçmalık tedavüle girmişti. Bu haksız uygulamanın ayaklarına bağladığı prangadan kurtulmak için çabalıyorlardı. Ayaklarındaki prangadan kurtulmanın yollarından biri, okul değiştirmekti. Bu sebeple liseye geçerken İmam Hatip Lisesine devam edip etmemem gerektiği hususunda yeni bir karar aşamasına gelmiştik. Ailemle yaptığımız değerlendirme neticesinde “Allah var gam yok. Rızkın Sahibi Allah’tır.” diyerek İmam Hatip Lisesinde eğitime devam etmemin doğru olacağına kanaat getirdik. Lise hayatım boyunca tertipli, düzenli, okuyan, araştıran bir öğrenci oldum. Arkadaşlarımın şahsıma “inek” etiketi vurduğu günleri unutmam. Çalışma odasında, sıraları/sessizliği arkadaş edinerek yalnız başıma okumalar, çalışmalar yapardım. Masa başındaki uykunun tadını hiçbir uykudan alamam hâlâ :) Zaman zaman arkadaşlarla “Ne olacak halimiz?” tartışmaları yapardık. Okul değiştirme formülünü kullansak mı kullanmasak mı, bunun üzerinde konuştuğumuz da olurdu, bazen.

  

             

Lise eğitimim döneminde Milli Güvenlik derslerimize bir asker girerdi. O süreçte kendi askerimize karşı kalbimde derin bir soğukluk hissettiğimi çok net hatırlıyorum. Milli Güvenlik Derslerinde bayan arkadaşlarımız başörtülerini çıkarıyorlardı. Bir gün, bayan arkadaşımızdan biri, başörtüsünü açmamak için direnmişti. Attığı çığlıklar hâlâ kulaklarımı tırmalar. İmam Hatip okullarında bu sıkıntıyı bize yaşatan askere karşı nasıl sıcak bakabilirdim ki? Bakamıyordum tabi. Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşında uğruna şehit olunan değerlerimizden nasıl rahatsız olabilirdi birileri? Şimdilerde “Karargah Rahatsız” manşetleri atanların o günlerde de temsilcileri vardı şüphesiz. Bayan arkadaşlar bu muameleye tabi kaldıkları anlarda, ruh dünyalarında ne büyük yıkımlar yaşıyorlardı Allah bilir. O gencecik yaşta sinemizde taşıdığımız sıkletin altında eziliyorduk resmen.  Şimdi gençlerimiz yaşanan o acı günleri anlamakta zorlanabilir ama bu trajik hadiseler çok yakın bir geçmişte Türkiye’mizin gerçeği idi.

               

 

Başarılı bir lise hayatım oldu. Allah’a sığınarak eğitim hayatıma İmam Hatip Lisesinde devam ettim. Kader Allah’ın hükmüne ram olmuş bir hakikattir, şuuruyla İmam Hatip Okullarında okumaktan vazgeçmedik. Sistemin ve resmi/laik ideolojinin bizi çekmek istediği noktaya meyletmedik. Sisteme kafa tuttuk yani.  İyi de yapmışım. İyi ki İmam Hatip Lisesinden mezun olmuşum. İHL mezunuyum diye çektiğim hiçbir sıkıntıdan ötürü pişman olmadım hayatım boyunca. Tabi İmam Hatip Lisesinde okula devam etmenin faturası ile karşılaşmam da çok uzun sürmedi. Liseyi okul birincisi olarak bitirmiştim. ÖSS puanımla Türkiye 647.’si olmuştum. Fakat katsayı uygulaması nedeniyle normal bir liseli okul puanı olarak 40 puan alırken ben 16 puan alabiliyordum. Normal bir liseli benim ÖSS’den aldığım puanla çok iyi bölümleri kazanabiliyorken, ben ellerimdeki kelepçe nedeniyle ancak okul birinciliği kontenjanından sınıf öğretmenliği bölümünü kazanabilmiştim. Hem de 24., yani son tercihten. Bu zalim sistemle gırgır yapmak için üniversite tercihlerim arasına çok yüksek puanlı bölümler yazmıştım. Gelmeyeceğini biliyordum bu bölümlerin ama tahakkümsel/diktatöryal sisteme karşı liseli isyanıydı bu. Lise son sınıfta İmam Hatipli olmanın 3. sınıf vatandaş olarak değerlendirilmem için önemli bir saik olduğunu anlamıştım. Sistemin ayıbının faturasını kendi omuzlarıma yüklemeyecek kadar bilinçliydim o yıllarda. Ama yine de “Ben bu vatanın evladı değil miyim, ben bu vatan için askerlik yaşım geldiğinde nöbet tutmayacak mıyım, bu zulüm ve işkence bir insana kendi soydaşları tarafından nasıl reva görülebilir?” diye içerlemeden de yapamıyordum. Statüko, postmodern darbe hayatımın akışını değiştirmiş, elimi kolumu gencecik yaşta bağlamış, hayallerime zincir vurmuştu. Ben o köhne ve kalleş sistemin barikatlarını kısmen yıkabilmiştim yine de ama bu şansı elde edemeyen dostlarım da bulunuyordu. Pırıl pırıl, vatan/millet sevdasıyla yanan gençlerin gözlerimin önünden yıldız gibi kaydığına, hayatlarının karardığına şahit oldum. Kim bilir şimdi hangi durumdalar? Önlerindeki dikenler olmasaydı nasıl bir hayat yaşarlardı? Birbirimizi “Allah’ın Adaletine” tevekkül ederek teselli ettik hep o dönemlerde. Statüko, zulüm, vesayet, post-modern darbe, endoktirinasyon hayatımızın tam merkezindeydi. Sabretmekten başka yapabilecek bir şeyimiz de yoktu.

               

 

Lise son sınıfta bir grup arkadaşla okulu asarak Recep Tayyip Erdoğan isimli bir siyasetçinin mitingine kaçtığımızı biliyorum. Saatlerce bekledikten sonra umut dolu bakışlarla Tayyip Erdoğan’ı dinlemiştik. Yıl 2002 idi. Seçmen olduğum yaştı ayrıca. İmam Hatiplilerin/mütedeyyin insanların yaşadığı zulmü bitirirse o bitirecekti. Öngörümüz ve inancımız buydu. O günden sonra da fırsat buldukça onun mitinglerinde kıyıda, köşede dua eden bir vatandaş oldum. Apolitik bir genç olamadım hiç. Erken yaşlardan beri memleket meselelerine kafa yordum.  Üniversite yıllarımda da daima özgürlüklerin yanında yer aldım. Evrimci/Jakoben üniversite hocalarımdan birine, “Bu davaya inanmış kişileri ayartamazsınız.” diye çıkışmış, onunla karşı karşıya gelmiştim. Evrim Teorisinin büyük bir yalan olduğunu iyi biliyordum. Neyse ki konu çok büyümemişti.  Demokrasiyi, hürriyeti, devletin hizmetlerini, vatandaşlık rollerini paylaşabileceğimizi; kardeşliği doyasıya yaşayabileceğimizi; bizim bizden başka dostumuz olmadığını anlattım arkadaşlarıma tartışmalarımızda. Darbeci/tahakkümcü zihniyeti üniversite yıllarımda çok iyi çözmüştüm. Bu zihniyetin her zaman karşısında olmaya, bize yapılan zulmün son bulması için mücadeleye and içmiştim. Üniversiteli bayan arkadaşlarımız da başörtülerini açarak derslere giriyordu. Dini değerlerimizi yaşama konusunda sıkıntılar çekiyorduk. Üniversite yıllarımız da baskı ve zulümle akıp gitti.

 

 

Başarılı bir üniversite hayatından sonra görevime başladım. Bu sefer statüko, devlet kurumlarında karşımıza çıkmıştı. Yetişkin insanların hayatını dahi şekillendiriyordu kurulu düzen. Mankurt Düzen robotlaşmış insanlar murat ediyordu. Vurana, çalana, yiyene, eziyet edene sessiz kalan, emir kulu robotlar… Devlet kurumlarından bazı hizmetleri alırken/verirken sıkıntılar yaşıyordu mütedeyyin insanlarımız. Kamusal alan, sivil alan diye bir ayrım vardı ki o günlerde, kutuplaşmanın ve ayrımcılığın zirvesiydi bu. Bir ülkenin vatandaşları, kategorize edilmişti. Polarizasyonun dibini yaşıyorduk tabiri caizse. Başörtülü, dini bütün insanların kariyer hedefleri olamazdı. Onlar devletin tek tipleştirici uygulamaları, elitlerin nahoş nazarları/ithamlarıyla sürekli törpülenir, aşağılanır, tahkir edilirdi. Yabani sistemin kendilerine biçtiği role razı olmalıydılar. Onların yükselme, devletin imkânlarından yararlanma hakları bulunmuyordu. Zaman zaman medya baronlarının, zaman zaman da militer odakların sillelerine maruz kalırlardı. Tahakküm hayatın her bölümünde buram buram kol geziyordu. Yüksek lisans sınıfımızda dahi bu ceberut düzenin buz dağlarına toslamıştık. Bugün kutuplaşma diye bir şey yok ülkemizde, bu ülkede millet hiç kutuplaşmadı zaten. Kutuplaşma denilen şey kucaklaşmayalım diye aramıza atılan nifak tohumuydu ve bu tohum vesayet odaklarına hizmet ediyordu. 

               

 

Milletimiz ve milletimizin 2002’den bu yana teveccüh göstererek siyaset sahnesinden hiç düşürmediği Recep Tayyip Erdoğan bu zalim düzenin değişmesi için onurlu/vakur bir mücadele sürdürüyordu. 2002’de sosyolojik, psikolojik, ekonomik, küresel açıdan enkaz halinde bulunan Türkiye’de, o günlerden bu yana çok şey değişmiş, sessiz bir devrim yapılmıştı adeta. Ülkemiz demokrasi kulvarında kesintisiz bir yol almış, özgürlükler tahkim edilmişti. Türkiye dünyanın karanlıklarının üzerine doğan bir güneş haline gelmişti. Cumhurbaşkanımız Erdoğan liderliğinde çağ atlayan ülkemizde; çok büyük içtimai, ekonomik reformlar yapılmış, ülkemiz her gün gelişmiş ülkeler ligine doğru kanat çırpmıştı. Sermaye sahipleri varlıklarını beşe ona katlamıştı. Mütedeyyin insanların, Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı tüm sorunlar bertaraf edilmişti. İnsanlar artık ayrımcı muamelelere tabi tutulmuyordu, devletin hâkim rolü hadim rolüne evrilmişti ama vesayetin damarları hem sosyal hayatta hem de kurumsal ortamlarda kıpır kıpır manevralar yapıyordu. Bunu yaparken de dışarıdaki şer lobilerinden destek alıyorlardı. Son 15 yıl içinde askerler susmadı, millete tepeden bakanların aşağılamaları bitmedi, “ordu göreve” diyenler mevzilerinde hazır kıta beklediler. Millete böcek, takunyalılar, göbeğini kaşıyan adamlar, çoban, cahil… diye hakaret edenlerin naraları dinmedi. “28 Şubat bin yıl sürecek; bizim istemediğimiz hiçbir şey bu ülkede gerçekleşemez.” diyen odaklar hep özledikleri baskı/zulüm dönemlerine geri dönmenin hayalini kurdular. Bunu başarabilmek için de oyun içinde oyun, tuzak içinde tuzaklar kurguladılar. Allah’ın planını, milletin basiretini/ferasetini unuttular ama.

               

 

Son 15 yıllık süre zarfında Türkiye’de vesayetin, 1982 anayasasının ve mevzuatının Anadolu ruhunu engellemek üzere dizayn edildiğini gördüm. Kurumlar o denli kokuşmuş ve yıpranmıştı ki köşe başları Anadolu’yu temsil etmekten uzak birileri tarafından ele geçirilmişti. Siyasette milletin seçtiklerinin sahnede olması, milletin muktedir olduğunu göstermiyordu. Millet iktidar olmuştu ama muktedir olamamıştı. Recep Tayyip Erdoğan önce başbakanımız, şimdilerde cumhurbaşkanımızdı; fakat bu, ülkede olup biten her şeyin ona doğru şekilde aktarıldığı anlamına gelmiyordu. O da kendine sunulan raporlar, veriler doğrultusunda milletine hizmet etmeye çalışıyordu. Devletin üst birimlerine dert anlatmanın ve ulaştırmanın yolları tıkalıydı. Bürokratik oyunlarla, iftira, kumpas gibi süfli yöntemlerle doğrular çarpıtılıyordu.  İlgili makamlara ulaştırılması için oluşturulan raporların nereye gittiği kuşkuluydu. Raporların rengi/içeriği değiştiriliyor, rakamlar menfaat lobilerinin emellerine hizmet ediyordu. Kimi müfettişler müfettiş, polisler polis, savcılar savcı, öğretmenler öğretmen, hakimler hakim, bürokratlar bürokrat değildi. Bu konuda devlet büyüklerini uyarmak ve bilgilendirmek için çok çabaladık ama sunduğumuz bilgiler bazı müfettişler, bürokratlar, STK temsilcileri, siyasetçiler tarafından hep sümenaltı yapıldı.  Devleti zarara uğratan birileri elde tutuluyor, yemeyen yedirmeyen kişiler cezalandırılıyordu. Bir gariplik vardı. Ters giden bir şeyler. Bir tezgah…

               

 

Meğerse devletimiz vesayetin bilmem kaçıncı kolu olan FETÖ’cüler tarafından ele geçirilmeye çalışılıyormuş. Vesayet/Darbe Ailesi maskeli bir şekilde işbaşındaymış da haberimiz yokmuş. 2010’lu yıllarda bu yapının milli eğitim sistemindeki ARGE birimleri üzerinden eğitim sistemini kontrol altına almaya çalıştığını sezdiğimde,  ARGE biriminden ayrıldım. Onlarla uğraşabilecek potansiyelim yoktu.  MEB bünyesinde garip şeyler olduğunu dillendirdim ama dinleyen yoktu. Belki de dinleyenler de onlardandı, dinliyor gibi yapıyorlardı. Sabredip işimize baktık. Sonraki yıllarda, MİT krizi, dershane mevzusu, Gezi Olayları, 6-7 Ekim Hadisesi ve 15 Temmuz darbe girişimi yaşandığında anladım ki biz hakikaten çok küçük bir lokmayız. FETÖ’nün teröristleri/darbeseverler; devleti ele geçirmeye çalışıyor, “Bakalım kim kimin inine girecek?” diye cumhurbaşkanına atarlanıyorlardı. Darbe teşebbüslerini silahın, apoletin, paletlerin gölgesinde değil de farklı enstrümanlarla yapıyorlardı.  Cumhurbaşkanını azletmek isteyen, cumhurbaşkanının yanına ajan yerleştirmiş bir terör örgütünün karşısında biz neydik ki?

 

 

2013 yılında bir kurumda müdür olarak göreve başladım. Atandığım kurum tam anlamıyla bir çıkar lobisinin çiftliğine dönüştürülmüştü. 33.000 TL borcu olan, bünyesinde onlarca hukuksuz işlemin yapıldığı, işçilerinin maaşlarının ödenmediği bir kurumdu burası. Kurumdaki gelir getiren faaliyetlerle kurumun borcu birbirini açıklamıyordu. Kurumda yapılan işlemleri tafsilatıyla anlatmayacağım. Dileyen şu linkten ulaşabilir: http://www.genclerinsesi.com/yazarlar/ahmet-pekiyi/egitim-sistemimiz-can-cekisiyor-4-maarif-mufettisleri-2/635/ Bu kurumda genç bir kadro ile kurumun sıkıntılarını aşmaya çalıştık ama malum çıkar lobisi boş durmuyordu. İşimize engel oluyor, kumpas fırsatı kolluyordu. Bu sefer istifayı tercih etmeyecek mücadele edecektim. Kararım buydu. 11 ay çalıştığım bu kurumun tüm borçlarının kapanmasına ve kuruma 120.000 TL yatırım yapılmasına vesile oldum. Öğretmen arkadaşlarım, öğrencilerim, velilerim mutluydu ama bu çıkar lobisi mutsuzdu. Pes etmiyor ve ekibimle birlikte tuttuğumu koparıyordum. Yapılan tüm baskılara, şantajlara karşı direndim. Süreç içerisinde ayakta kalmamı sağlayan imanım ve dostlarımın desteği idi kuşkusuz. Bu kurumdan bir entrika, kumpas neticesinde ayrılmak zorunda kaldım. Yaşanan zulmü devletin ilgili birimlerine bıkmadan usanmadan anlattım, hâlâ da anlatıyorum ama dinleyen, vatanı, milleti, nesli, eğitimi dert edinmiş kimse bulamamanın hüznünü yaşıyorum.

 

 

Gel zaman git zaman 15 Temmuz darbe süreci yaşandı. FETÖ’cüler istikbalimize kastetti. Her zamanki gibi demokrasinin, seçmen olduğum günden beri liderim bildiğim, cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde imkanım oranında maddi destekte bulunduğum Erdoğan’ın yanında yer aldım. Darbe haberini alır almaz sokağa indim ve milletle birlikte demokrasi nöbetlerinde yer aldım. Tabi bu süreçte müfettiş müsveddelerinin hakkımda yürüttüğü hukuksuz işlemlerin de takipçisi oldum. Görevden alınmama sebep olan müfettişlerden biri FETÖ’nün kamudan temizlenmesi sürecinde açığa alındı. İhraç edilmedi, edilecek mi onu da bilmiyorum ama yaptığı iş ve işlemlerin FETÖ ahlakından hiçbir farkı olmadığını ifade edebilirim. 9 yıllık meslek hayatında bir tek ceza almamış şahsıma 11 ayda 5 ayrı ceza verilmesine sebebiyet veren bu kişilerin yaptığı işlemler tamamıyla hukuksuzdu. Suçluların suçunu örtmeye, suçsuz olan üzerinden ben atanmadan önce kurumda yapılmış illegal işlemleri kapatmaya çalışıyorlardı. İşlenen suçların muhatapları ve müfettişler hapis yatmalıydı belki de. Ama mevzu masum olan benim üzerimden, iftira, kumpas, şantaj, mobbing ile örtülmek isteniyordu. Bu yöntem size de tanıdık geldi değil mi bir yerlerden? Kim yapıyordu bunu? Kendi yaptığı ahlaksızlıkları başkaları yapıyormuş gibi gösterme tekniği kime aitti? Arkalarında bir bürokrat ordusu vardı. Aşamıyordum bu orduyu. Gecelerce yaptıkları zulmün çilesini çektiğimi söyleyebilirim. Hadiseyi yaşadığım ilk aylarda sağlık raporu aldığım günler de hafızamdadır. Şimdi onurlu/asil mücadeleme devam etmekteyim. Şahsımı takip edenler bilirler ki bu vatanın, milletin tek kuruşunu cumburlop yapmadım, boğazımdan aşağı haram gireceği gün ölmeyi diledim Rabbimden, hırsızlarla, zalimlerle de hep mücadele ettim. Kimi, maarif müfettişlerinin eğitim sistemi üzerindeki tahribatına dair en güçlü yazıları, görüşleri beyan eden kişi oldum.

               

 

Tüm bu anılardan sonra anladım ki Muhsin Başkanın ifadesiyle “Bizim tarlayı iyi sürmüşlerdi.” Vesayet, statüko, zulüm taptazeydi. Vesayetçiler, menfaatçiler, millete zulmetmek için fırsat kollayanlar içimizdeydi, yanı başımızdaydı. Bazı müfettişler, hakimler hangi ülkenin hukukuna, mevzuatına göre işlem yapıyor belli değildi. 15 yıllık demokratik kazanımların tepetaklak olması bir gecelik operasyona, “Anayasa yürürlükten kalkmıştır.” demeye bakıyordu. Dünden bu güne değişen hiçbir şey yoktu. Ülkemiz kültür, zihniyet, medeniyet, insanlık dönüşümü noktasında sınıfta kalmıştı. Türkiye gizli/kostümlü vesayet odaklarının elindeydi. Şimdilerde FETÖ ihanet şebekesinin devletten ne kadar temizlendiğinden bile emin değiliz. FETÖ’den boşalan kadroların yeni vesayet odakları tarafından işgal edilip edilmediğini dahi bilmiyoruz. 28 Şubat post-modern darbesinden sonra bir tek namlu ile karşı karşıya gelmemiştik, FETÖ denilen kahpe yapı nedeniyle onu da yaşadık. Ömür kitabımıza silahlı darbe başlığı da kaydedilmiş oldu. İhanetçilere karşı, şehitler verdik, gazi olduk, yetim çocuklarımız kaldı geride.  Oysa bu millet bunu hak edecek hiçbir şey yapmadı. Bu necip millet kendi silahıyla vurulma kahpeliğine maruz kalacak, bütün bu zulümlere reva görülecek hiçbir adım atmadı. Liderimiz Erdoğan da milletinin huzurundan, istiklalinden ve istikbalinden başkasını düşünmedi.

 

 

İnanıyorum ki bu ülkede vesayetin son bulması ve bu milletin zincirlerini kırabilmesi için ölümüne mücadele eden bir lider var. Cumhurbaşkanı Erdoğan… Cumhurbaşkanı Erdoğan seçmen şuuruna eriştiğim günden beri bu milletin zararına olan hiçbir şeye imza atmadı. Asla milletine sormadan ve danışmadan tahakkümle siyasi hamleler yapmadı. Onun demokrasi, özgürlük, bağımsızlık, güçlü/istikrarlı/lider Türkiye mücadelesine destek olmak ve vesayetin bürokratik, militer tortularından kurtulmak için Anayasa Değişikliğine canı gönülden EVET diyorum. Yukarıda terennüm ettiğim sancılar bir daha yaşanmasın diye EVET diyorum. EVET’in umut, kardeşlik, huzur, barış, istikrar, adalet olduğuna inanıyorum. Onlarca yıldır biriken sosyal, siyasi, ekonomik, eğitimsel, kültürel sorunlarımızın ancak ve ancak başkanlık sistemi ile ortadan kalkacağına inanıyorum. Anayasa değişikliğinin tüm maddelerini okudum. Yeni Sistemde BAŞBAKANLIK kurumunun olmayacağını biliyorum :)  Aylarca BAŞKANLIK sistemi üzerine okuma yaptım. Bu sistemin ve Anayasa Değişikliği Paketinin muhtevasının demokrasiye aykırı hiçbir yönü yoktur. İleri demokrasi, istikrar, ideal toplum, istiklal ve istikbal için EVET diyorum. Bizim bu günden sonra ne kadar yaşayacağımız belli değil ama en azından bizden sonraki nesiller sağlıklı temeller üzerinde yükselen bir ülkede yaşasınlar. Millet kendi seçtikleri tarafından yönetilsin. Anadolu’nun mazlumları, ehli irfan insanları bir daha geçmişte yaşadıkları zulümleri yaşamasın, vesayetin buzdan dağlarına, beton duvarlarına toslamasın. Darbe Anayasası, mevzuatı, sistemi son bulsun. Bu milletin kaderine milletin kendisi yön versin. Bir sabah uyandığımızda, dünya mazlumlarının umudu olan vatanımıza namahrem eller çöreklenmiş olmasın diye EVET diyorum. Ülkemizi kirli/karanlık lobiler değil, milletin seçtikleri, hukuki/köklü bir sistem doğrultusunda yönetsin diye EVET diyorum. "EVET" atimiz için bir umut ama "hayır" vesayetin, statükonun, karanlık odakların tahakkümünün devamı... İyi düşün Türkiye. 16 Nisan'dan sonra pişman olmamak için iyi düşün...

 

AHMET PEKİYİ

ahmetpekiyi@gmail.com

 



Bu yazı 34040 defa okunmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI